Budala "Mari'nin Hikayesi"

Dostoyevski'nin Budala adlı romanından Mari'nin hüzün ve geçmişten bügüne verdiği anlamlı mesajlarla dolu harika bölüm.Kesinlikle okunması gereken bir roman.Şidddetle tavsiye edilir. ...

 "Orada... O İsviçre köyünde her zaman çocuk bulunurdu; bütün zamanımı onlarla, yalnız onlarla geçiriyordum. Hepsi de o köyün çocuğu, bir sürü öğrenciydi. Onların eğitimleri ile ilgileniyordum diyemeyeceğim! Hayır! Bu Jul Tibo ismindeki öğretmenin işiydi. Onlara bazı şeyler öğrettim. Fakat daha çok onların arasında yasıyordum; dört yıllık hayatım işte böyle geçti. Başka birilerine ihtiyacım yoktu. Onlara her şeyi anlatıyordum. Hiçbir şey de gizlemiyordum. Ana babalan bana kızıyorlardı çünkü çocuklar benden vazgeçemez olmuşlardı. Her zaman çevremde toplanırlardı... Ve öğretmen bile en büyük düşmanım oldu.
Bu yüzden birçok kimsenin düşmanlığını kazandım. Acaba neden korkuyorlardı? Bir çocuğa her şey söylenebilir, her şey! Ana babaların, büyüklerin, çocukları hiç anlamamalarına şaşırıyordum.Çocuklardan, küçük oldukları düşünülerek hiçbir şey saklanmamalıdır. Oysa ki onlar, aslında her şeyi anlarlar. Ah, Yarabbi! O yavru kuşlar size mutlu ve güven dolu gözlerle bakarken onları aldatmaya utanırsınız. Onlara yavru kuşlar diyorum, çünkü dünyada yavru kuşlardan daha temiz bir şey yoktur. Tibo'ya gelince, nefreti sadece kıskançlığından geliyordu. Günün birinde ona, ne benim, ne de onun. çocuklara bir şey öğretmediğimizi, söylediğim zaman benimle alay etti. Kendisi de çocukların arasında yaşadığı halde beni kıskanmasına ve nefretine hiç anlam veremiyor-dum. Çocuklarla ilgilendiğimiz zaman canlanırız,Şnayder'in yöneticilik yaptığı sağlık evinde bir hasta vardı; çok kötü bir durumdaydı. Aklı yerinde değildi. Bence deli de değildi, ama çok acı çekiyordu; bütün hastalığı da bundan geliyordu... Sonunda onun çocuklarla nasıl kaynaştığını anlatamam. Şimdilik size bunların nasıl başladığını anlatacağım! Önceleri çocuklar beni hiç sevmediler. Onların yaşıtı olmadığım gibi, çevik de değildim... üstelik de çirkin olduğumu biliyordum... Şu da vardı ki, bir yabancıydım. Çocuklar önceleri benimle alay ettiler. Mari'yi öptüğümü gördükleri zaman da taşa tuttular. Emin olun onu bir defacık öptüm... Gülmeyin" diye ekledi. "Bu bir aşk öpücüğü değildi. O da bizim köydendi. Yaşlı bir annesi vardı; küçük bir evde otururdu. Pencerelerden birinin önüne bir tahta koymuşlardı; yaşlı kadıncağız orada belediyenin izni ile ayakkabı bağlan, makara, tütün ve sabun satardı; kazandığı para, boğazlarına ancak yetiyordu; hastaydı şiş ayaklan yüzünden sürekli oturmak zorundaydı. Yirmi yaşlarındaki kızı Mari'nin zayıf ve ince bir yapısı vardı, vereme yakalanmıştı, fakat bu hastalık, gündelik dışanda çalışmasına ve ağır işler görmesine engel olmuyordu; örneğin tahta ovar, çamaşır yıkar, bahçe süpürür, hayvanlara bakardı. Bir Fransız memur ona tecevüz etmiş, sekiz gün sonra da yol ortasında bırakarak, kaybolmuş gitmiş. Zavallı kızcağız yollarda dilenerek evine kadar gelebilmiş. Elbiseleri ayakkabıları parça parçaymış. Tam bir hafta açık havada yatmış soğukta yatmış. Ayaklan kan içinde, elleri çatlamış ve şişmişti. Aslında güzel değildi; fakat tatlı bakışlarında-iyilik ve masumluk vardı. Son dereece sessizdi. Bu felaket başına gelmeden önce işinin ortasında şarkı söylemeye başladı. Hatırlıyorum, herkes şaşkınlık içinde kaldı ve: 'Vay canına, Mari şarkı söyledi? Naşı olur? Marı şarkı söyledi ha?' şeklinde söyleştiler ve kahkahalarla güldüler. Zavallı kız o günden sonra ağzını bıçak açmadı.O zamanlar ona karşı iyi davranıyorlardı; fakat günün birinde hasta, bütün vücudu kan ve yara içinde gelince hiç kimse acımadı. İnsanlar böyle durumlarda ne kadar katı yüreklidirler. Önceleri ana-sı:'Namusumu iki paralık ettin' diye sızlanıyordu. Onu, elaleme rezil eden anası oldu; önüne gelene söyledi. Mari'nin köye döndüğünü duyan yaşlılar, çocuklar, kadınlar, kızlar onu görmeye koştular. Hemen bütün köy halkı yaşlı kadının kulübesinin çevresini sardı. Mari karnı aç, üstü başı yırtık, annesinin ayaklarının dibinde, döşemenin üstünde yatıyor ve ağlıyordu. Gelen insanla-nn bakışlannı görmemek için saçlarını yüzüne dağıtmış ve başını yere doğru çevirmişti. Halk ona iğrenç bir hayvan gibi bakıyordu; yaşlılar lanet okuyor, gençler alay ediyor, kadınlar ise, hakaret ediyor ve bir örümcek karşısında duydukların nefreti duyuyorlardı. Anası ise, bir köşeye çekilmiş, baş ve el hareketleriyle onlan onaylıyordu. Eskiden beri hastaydı. Ölmek üzereydi... İk! ay sonra öldü. Son günlerinin yaklaştığını hissettiği halde kızı ile barışmadıf Zavallı ile hiç konuşmaz, kapının yanında yatınrdı. Yiyecek bile vermezdi. Hasta ayakları bakım istiyordu. İkide bir sıcak suya sokmak gerekiyordu. Mari onları her gün yıkar ve tedavi ederdi. Yaşlı ana, kızın bu işini isteksiz yapar ve sesini bile çıkarmazdı. Kızcağız her şeye katlanıyordu. Sonraları onunla tanıştığım zaman bana, kendisine yapılan her hakareti haklı bulduğunu ve kendisine dünyanın en adi insanı gözüyle baktığını söyledi. Anası bir daha kalkmamak üzere yatağa düşünce köyün yaşlı kadınları sıra ile gelip ona baktılar.O günden sonra da zavallı Mari'ye yiyecek veren olmadı; herkes onu itiyor, kimse de iş vermiyordu. Sanki herkes yüzüne tükürüyor gibiydi; erkekler ona kadın gözüyle bakmıyor ve en iğrenç kelimelerle sataşıyorlardı; bazen de, Pazar günleri sarhoş olunca onunla alay ederek para atarlardı. Mari onlan sessizce toplardı. Sürekli kan kusuyordu. Köyün çocukları onu peşine takılmaya, hatta çamur atmaya bile başladılar. Köylünün birinden, ineklerine bakması için izin istedi; adam onu kovdu. Zavallı kız kovulmasına bakmadı ve bütün gün inekleri kırda otlattı durdu. Onun kendisine yardım dokunduğunu gören köylü artık onu kovmadı; hatta bazen ona yemeklerinin artıklarını, peynir ve ekmek bile verdi. O, köylünün bu hareketini büyük bir iyilik kabul ediyordu. Annesi ölünce babası onu kilisede halkın önünde rezil etti. Kızcağız yırtık pırtık elbiseleriyle tabutun arkasında diz çökmüş ağlıyordu. Cenaze törenine bir sürü meraklı gelmişti: Genç kızın nasıl ağladığını ve tabutun arkasında nasıl yürüyeceğini görmek istiyorlardı. Genç rahip halka, Mari'yi göstererek: 'Bu iyi kadının ölümüne neden işte bu kız oldu (doğru değildi, çünkü kadın iki yıldır hastaydı); o şimdi karşınızda duruyor ve başını kaldırmaya bile cesaret edemiyor; bakın şuraya: Ayaklar çıplak, üstü başı da yırtık pırtık! Bu kız kim acaba' dedi. Bu alçakça hareket birçok kimsenin hoşuna gitti, fakat... O zaman çocuklar benim tarafımı tutmaya ve Mari'yi sevmeye başlamışlardı. Kızcağıza biraz yardım etmek istiyordum. Paraya ihtiyacı olduğunu biliyordum, fakat İsviçre'deki kaldığım sırada cebimde bir kapek bile yoktu. Bir pırlanta iğnem vardı; onu bir koltukçuya sattım. İğneme sekiz frank verdi. Günün birinde dağ başında buluştuk ve ona sekiz frangı verdim. Sonra da onu öperek:'Kötü bir amacım olduğunu sanmayın sakın,' dedim. 'Sizi öpmem aşık olduğumdan değil, acıdığımdandır. Zaten, daha ilk günden beri size bir suçlu gözüyle bakmadım.' Onu rahatlatmaya ve kendisini başkalarından aşağı görmekle hata ettiğini anlatmaya çalıştım; fakat günün birinde beni anlamadığını gördüm. Bana cevap bile vermedi, karşımda ayakta durdu, gözlerini yere dikti, sözlerimi bitirince ellerimi öptü.... ben de hemen onunki-lerini yakaladım ve öpmek istedim; fakat bırakmadı,birden çekti. O sırada çocuklar da bizi görmüştü. Islık çalmaya, ellerini vurmaya ve gülmeye başladılar. Bunun üzerine Mari hemen kaçtı. Çocuklara bir şeyler söylemek istedim, fakat beni taşa tuttular. Bu olay bütün köye yayılmıştı; Mari'ye karşı olan saldırılar iyice arttı ve eskisinden daha fazla işkence yaptılar. Zavalh kız, çocukların peşine takıldıklarını görünce nefes nefese koşardı; fakat ciğerleri zayıf olduğu için çabucak yorularak düşerdi. Sonunda onlarla konuşarak, onun hiçbir suçu olmadığını ve çok kötü şartlar altında bulunduğunu anlatmaya çalıştım. Böylece yavaş yavaş kendilerini tutmaya ve yoldan, küfretmeyerek geçmeye alıştılar. Onlardan hiçbir şey saklamıyordum, her şeyi, olduğu gibi anlatıyordum. Beni merakla dinliyorlardı; aradan çok geçmeden kıza acımaya, birçoğu ona rastladıkları zaman selam bile vermeye başladılar. Beni sık sık görmeye gelirler ve onlara bir şeyler anlatmamı rica ederlerdi. Anlattıklarımı dikkatle dinlerlerdi. Onlarla üç yıl ilgilendim. Herkes, Şnayder de dahil, çocuklardan hiçbir şey gizlemediğim ve onlarla, olgun insanlar gibi konuştuğum için beni dışlıyorlardı. Ben de onlara cevap olarak:'Nasıl olsa çocuklar bir gün her şeyi öğreneceklerdir. Fakat o zaman yanlış yollardan giderler.' Mari'yi annesinin ölümünden on beş gün önce öpmüştüm. Papaz, dualarını okurken çocuklar çoktan benim tarafıma geçmişti.Onlara Allah adamının çirkin sözlerini söyledim. Hepsi isyan etti, hatta, bazısı gidip papazın evinin camlarım taşlamışlar; onlara iyi yapmadıklarını söyledim. Olay bütün köye yayıldı, beni elebaşı olmak ve çocukların ahlâkım bozmakla suçladılar. Aradan çok geçmeden çocuklann Mari'yi sevdiklerini herkes anladı. Bu köyde büyük bir etki yaptı. Ana babalar çocuklarına, onunla görüşmeyi yasaklamalarına karşın da bu yumurcaklar onu, inekleri güttüğü yerde, gizlice görmeye giderlerdi. Bazıları ise sadece onu öpmeye ve ona: 'Mari seni seviyorum' demeye giderler, sonra da soluk soluğa evlerine dönerlerdi. Mari mutluluktan ne yapacağını şaşırmıştı. Bunları hayalinden bile geçirmemişti. Ona:'O, bize her şeyi anlattı, şimdi seni seviyor ve sana acıyoruz... her zaman da böyle kalacağız!' derlermiş. Küçük kalplerde ne büyük bir şefkat ve incelik vardı, bilseniz! Örneğin sevgili Leon'larının, Mari'yi sevmesini imkânsız görüyorlardı; mademki Mari'nin üstü baş yırtık, ayakları da çıplaktı. Ona ayakkabı, çorap, çamaşır ve elbise bile verdiler. Onlara bu konuda soru sorduğum zaman cevap olarak bir kahkaha ile karşılaşırdım; küçük kızlar ellerini çırparlar ve beni öperlerdi. Bazen, gizlice, Mari'yi görmeye giderdim. Hastalığı iyice arttı ve yürüyemez oldu. Sonunda çiftlikteki işini bırakmak zorunda kaldı.... fakat yine her sabah inekleri kıra götürüyordu. Bir köşede, dik bir kayanın dibinde hareketsiz oturur, gelen geçenlerden saklanır ve başını yerden kaldırmazdı. Verem onu bitirmişti. Güçlükle nefes alıyor,gözleri kapalı, başı kayaya dayalı bir halde sabahtan akşama kadar uyukluyordu. Yüzü bir iskelet kadar zayıftı; alnından terler akardı. Onu her zaman böyle de bulurdum. Yanında fazla kalmıyordum... ben de görülmemi istemiyordum. Beni görür görmez, ürperir, gözlerini açar ve ellerimi delicesine öperdi. Onları çekmezdim, çünkü bundan mutluluk duyardı.Onun yanında kaldığım zaman titrer ve ağlardı. Bazen konuşmaya çalışır, fakat sözlerinden bir şey anlamazdım.
Çocuklar da bazen benimle beraber gelirler, birkaç adım ötede dururlar ve Mari ile beraber yakalanmamam için çevreyi gözetlerlerdi; bekçilik edişleri çok hoşlarına giderdi. Biz ayrıldıktan sonra Mari yalnız kalınca tekrar gözlerini kapar, başını kayaya dayar ve hareketsiz dururdu; kimbilir belki de kuruyordu. Bir sabah, her zaman gibi gibi hayvanları kıra götürecek gücü kalmadı ve yalnız başına boş evde kaldı. Çocuklar bunu haber alınca hepsi onu sık sık ziyaret etti. Yatakta, bakacak kimsesi de yoktu. Tam iki gün ona yalnız çocuklar baktı. Hepsi sırayla hastabakıcıhk etti. Fakat sonradan Mari'nin ölmek üzere olduğunu haber alan köyün yaşlı kadınları geldi'er ve onun başucundan ayrılmadılar, ona baktılar. Anlaşılan köy halkı ona acımaya başlamıştı. Hiç olmazsa çocuklara da eskisi gibi ona yaklaşmayı yasaklamıyorlar ve küfürler savurmuyorlardı. Hasta dalgındı. Uykusundan sıçrayarak uyanıyor ve şiddetle öksürüyordu. Yaşlı kadınlar çocukları odaya sokmuyorlardı, fakat onlar pencereden girmeye,bir dakikacık olsun kalmaya ve ona: 'Gününüz aydın bizim iyi kalpli Mari'miz!' demeye can atıyorlardı.O da onların seslerini duyunca canlanır, dirseklerine dayanarak kalkmaya çalışır ve onlara başı ile teşekkür ederdi. Ona eskisi gibi şekerleme ve kurabiyeler getiriyorlardı. Fakat Mari'de yiyecek iştah yoktu. Emin olun, onların sayesinde mutlu öldü. Penceresinin altında kanatlarını çırpan yavru kuşlar gibi her sabah ona:'Mari, seni seviyoruz!' diye seslenirlerdi. Düşündüğümden daha çabuk öldü. Ölümünden bir gün önce güneş batarken onu ziyaret ettim. Elini son bir kez sıktım... bu el ne kadar kurumuştu! Ertesi sabah bana onun ölümünü haber verdiler. Bu kez çocukları tutmanın imkânı olmadı; onlar Mari'nin tabutunu çiçeklerle süslediler ve başına bir çelenk koydular. Ölüyü kaldırırlarken bütün çocuklar tabutu taşımak istedi, fakat buna güçleri yetmiyordu. O günden sonra Mari'nin mezarı ile onlar ilgilendi, her yıl onu çiçeklerle süslediler ve çevresine gül fidanları diktiler. İşte asıl bu cenaze töreninden sonra bütün köy halkı bana saldırdı önderleri de papazla öğretmendi. Çocukların benimle görüşmelerini yasakladılar. Buna karşın biz görüşüyor ve göz işaretleri ile konuşuyorduk.Bana küçük mektuplar gönderiyorlardı. Sonradan işler düzeldi ve her şey yoluna girdi. Bu işkence çocuklarla benim aramı açmak şöyle dursun, samimiyeti iyice arttırdı. Son günlerde Tibo verahip ile barışır gibi olduk; Şnayder ise benimle ikide bir tartışıyordu. Sanki bir sistemim varmış gibi! Sonunda hareket edeceğim sırada Şnayder, hakkımda edindiği çok garip bir düşünceyi bana söyledi: 'Şunu iyice anladım ki siz bir çocuksunuz...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

PC'DE SİLİNMEYEN PROGRAMLARI CMD İLE KALDIRMA

BEKLEYENI BULANA DEK-1

GİDECEKSİN YA